Artık meraktan çatlayacak duruma gelmiştim ki, nihayet film gösterime girdi ve ben Pazar günü işimi gücümü bırakıp hatta ayağı incinmiş olan Emine arkadaşımı alıp koşa koşa filme gittim. Afişinden dini film olarak algılayanlar varsa, arkadaşlar öyle bir film değil, hiç korkmayın ve korkmadan bu filme gidin. Ben de öyle yaptım. Yaptığıma da pişman değilim. Tekrar söylüyorum bu film kimseyi aklamak için yapılmış bir film değil.
Büşra filmi, yıllardır bu ülkede ezilen başörtülü insanların gururlarını onurlarını tamir edecek cinsten bir film değil. Öyle beklentileriniz varsa atın kafanızdan. Büşra, aslında yazarın açısından Türkiye’de var olan iki kesimi birleştirme ve ortak paydada buluşturma çabasından başka bir şey değil. Muhafazakâr kesim ile Liberal ya da Laik, Atatürkçü vs.-artık ne koyarsanız koyun karşı tarafa- kesimin arasında bulunan ön yargı denen büyük uçurumları kapatmaya çalışan film olarak tasarlanmış. Ama bunda başarılı olabilmiş mi, bunu izleyip göreceksiniz.
Büşra karakterini sona saklayarak, kendi fikrimi açıklamak istiyorum.
Dilerseniz muhafazakâr kesimden başlayalım; Büşra’nın ailesinde içi doldurulmamış bir anne ve baba karakteriyle karşılaşıyoruz. 70’li yıllarda yaşıyor gibi davranan bu aile, malumunuz ‘kapalı’ bir aile. Anne olabildiğince ezik karakterde ancak tesettür defilelerine gidecek kadar da ‘sosyete’. Baba da ben ne dersem o olur pozların da ama bir numarası yok.
Gelelim Büşra kızımızı isteyecek olan Ferit adlı karaktere. Büşra’yı çocukluğundan beri tanıyor ama nedense aileler onların daha yakın olması için ikisini bir tesettür defilesinde buluşturuyor. Mantıken bu sahnenin hiçbir anlamı yok, ben ömrü hayatımda tesettür defilesinde birbirlerini görmeye çıkan iki genç daha görmedim. Ama burada amaç o değil zaten, hemen sonra anlıyorsunuz amacı. Orada çakma iki başı örtülü karakter ‘kâfirler’ diye çıkıyor ve tesettür, moda vs. gibi şeylerin şeytandan olduğunu söyleyerek protesto ediyorlar. Yani muhafazakâr kesim burada çifte bir gol yiyor. Hem tesettürü moda haline getirecek bir kapitalist anlayış var ortada, hem de bunu yapana kâfir diyecek kadar bağnaz bir kesim. İki taraf da başörtülü, iki taraf da muhafazakâr.
Neyse gelelim Ferit adlı damat adayına. Çok affedersiniz ama başka türlü tarif edemeyeceğim kendisini, hırbo, hödük, şerefsiz, ikiyüzlü hayvanın teki. Küfürbaz, katı, yontulmamış bir ayı. Ama bu ayı, üniversite mezunu, birkaç dil falan biliyor, çok üst seviyede bir mevkisi var, çok zengin üstelik namaz kılıyor. Ben hayatımda böyle bir karakterle karşılaşmadım. Evet, gelenekçi olup, hem namazını kılan hem küfrünü eden, hem karısına eziyet eden bunu da dine dayandıran iğrenç herifler gördüm ama hiç biri üniversite mezunu mürekkep yalamış kişiler değil. Ha böyle kişiler var mı, yani hem dindar hem mürekkep yalamış, hem şu bu… Evet, var ama onlar da başörtülü kızlarla evlenmeyi tercih etmiyorlar çünkü girdikleri ortamlara ya da çevrelerine kendilerine kötü bir etiket yapıştırılsın istemiyorlar.
Neyse halihazırda muhafazakar kesimden karikatürize edilmiş tipler var karşımızda. Ha bir de, bir sahnede saçma sapan adına tesettür denen kıyafetlerle pat diye ortaya çıkan selamünaleyküm diye Büşra’yı selamlayan ama Büşra’nın kafası açık arkadaşına pek pas vermeyen medeniyet yoksunu iki başı örtülü hatunumuz var.
Peki diğer tarafta ne var?
Yaman adlı bir yazarımız var. Yoga meditasyon alemlerine dalmış Alara adında bir sevgilisi ve iyice çıkmaza girmiş bir ilişkisi var. Aslında ne Alara’nın, ne Yaman’ın ne de arkadaşlarının ön yargıları falan yok. Ya da var da tam gösteremiyor film, bize. Kendi hallerinde kendi çevrelerinde kendi sorunlarıyla yaşayıp giden yalnızlaşan insanlar var. Sadece gazetenin editörü, Yaman’ın Büşra ile olan durumunu öğrenince verdiği tepkiler var. Ama o kadar. Ne bu tepkinin kökeni var, ne de var olduğunu düşünmemizi istenen ön yargının kendisi ve sebebi. Zaten Büşra’nın ailesi gibi bir aileyi ve damat Ferit’i izledikten sonra o kesime ön yargıyla yaklaşmayanı normal saymam bu da ayrı bir mesele.
Gelin görün ki ateist yazarımız Yaman, Büşra ile karşılaştığı andan itibaren aralarında karşı koyulamayacak kadar kuvvetli bir çekim gücü başlar. Aslında Yaman’ın bir ön yargısı yok, dolayısıyla Büşra’ya aşık olmasını ben filmde yadırgamadım. Zaten Büşra’nın da öteki tarafa bir ön yargısı yok yine dolayısıyla onun Yaman’a aşık olmasını yadırgamadım. Yadırganacak tek şey çevrenin zorlaması ve tepkisiydi ama onu da çok göremedik ve hissedemedik. Yani aslında kocaman bir sorun olarak ülkemizde yer edinen ve aramızda varlığını sürdüren taraflar arasındaki ön yargı problemli filmde hali hazırda ne tam gösteriliyor ne de bir çözüme kavuşuyor. Aşk da bu durumu değiştirmiyor. Üstelik Büşra bu aşkla ‘hidayete’ eriyor ve son sahnede ilginç bir sonuca varıyor. Aynı şekilde Ferit’de aynı ‘hidayete’ eriyor.
Peki, Yaman ve Alara?
Onların öyle bir hidayet ya da kimlik karmaşası gibi bir durumu olmuyor, çünkü onlar içinde bulundukları kimlikle savaşmıyorlar memnunlar hallerinden. Sorun diğer tarafta… Evet, Büşra’nın başörtülü olarak modern dünyada yaşadığı sıkıntıları ben de çekiyorum ve benim gibi insanlar da… Ama benim Ferit gibi bir talibim yok, benim öyle bir ailem yok, benim aşık olacak Yaman gibi bir alternatifim de yok… Benim içine giremediğim bir kamusal alanım var, üniversitem var, ötekileştirildiğim ‘aydın’ kesimin katıldığı seminerler var, sergiler var, kültürel faaliyetler var. İş başvurusu yapıp da kabul edilmediğim yerler var, sömürüldüğüm yerler var. Belki aynı durumları yaşayan solcu, ateist ya da başka görüşe mensup arkadaşlarım var. Keşke bu film bu insanların gerçek hayatta yaşadıkları trajikomikliği aynı esprili dille perdeye aktarabilseydi. Varsın Büşra’da Yaman’a aşık olsun ne olacaktı ki? Aşktan kime ne zarar gelirdi ki? Zaten yaşadığımız problemlerin temelinde aşksızlık, sevgisizlik, tahammülsüzlük yatmıyor mu?
Hasılı filmden umduğumu bulamadım gibi görünsem de bakmayın, eleştirmenler kolay kolay memnun olmazlar. Filmin gerçekten izlemeye değer birçok sahnesi de var. Şimdi de iyi yönlerini yazalım.
Bir kere filmin kullandığı dil, ironik anlatımı sizi hem güldürüyor hem de yok canım olacak iş mi dedirtiyor. Zaten bu noktada film amacına ulaşıyor. Çünkü öyle şeyler yaşanıyor ki, ön yargılarımız yüzünden, yok canım olacak iş mi diyoruz. Bu yüzden film bunu kullandığı malzeme ve esprili anlatımı ile güzelce veriyor izleyiciye. Filme giderseniz oradaki tinercilere dikkat edin, çok entelektüel tinerciler. Öyle bildiğiniz tipten değiller. Çok da iyi laflar ediyorlar hani. Bununla beraber filmdeki kavga ve çatışma sahneleri görülmeye değer orijinalliklerden biriydi. Çok sıcak ve çok samimi birbirinin içinden geçen sahneler de yok değildi. Ve Bahadır Boysal’la da konuşmalarımdan referans alarak gerçekten samimi bir dille yazıldığını söylemek isterim. Ama dediğim gibi keşke biraz daha işledikleri farklı kesimlerin hayatlarına gerçek hayatta da girebilseler ve malzeme toplayabilselerdi. Belki o zaman daha gerçekçi durumlar ortaya çıkabilirdi. Ve ben izlerken ‘aaa, evet benim annem de böyle, benim arkadaşım da böyle düşünüyor, ben de bunu yaşıyorum’ diyebilirdim.
Her ne kadar eleştirsem de bu filme herkesin gitmesini isterim. Sağ, sol, laik, anti-laik, Atatürkçü, muhafazakâr… Kendini hangi kimlikle tanımlarsa tanımlasın bu filme herkesin gitmesini canı gönülden istiyorum. Şimdiye kadar kimse yapamadı ama belki Büşra naifliği, masumluğu ve doğallığı ile bizi barıştırır diye ümit ediyorum. Eğer aramızda küs olanlar varsa…
Bu arada bu hafta Özel Kuvvetler, Moon, Kara Köpekler Havlarken, Yüreğine Sor adlı filmleri şiddetle izlemenizi tavsiye ediyorum.
Sinemayla kalın…