Bollywood deyince aklımıza hemen muhteşem dansları, hiç bitmeyen aşk öyküleri, güzel kızları ve henüz Hollywood’un erişemediği mistik anlatımı ve duygusal yaklaşımı geliyor. Ancak son yıllarda Bollywood dünyada olan değişimlere karşı duyarsız kalmıyor. Bunu görmek de beni mutlu ediyor. Özellikle terörizm, 11 Eylül, psikolojik savaş gibi konular son yılların Bollywood filmlerinde yerini almaya başladı. Henüz Ocak ayında yayınlanan My Name is Khan bunlardan biriydi. Bu filmi izlemedim ancak yakın zamanda izlediğim benzer iki film var. Birincisi daha Hindistan’a özgü milli bilinçle yola çıkılan bir film; FANAA. Diğeri ise tamamı New York’ta çekilmiş ve 11 Eylül sonrasını kendi bakış açısıyla vermeye çalışan bir film olan NEW YORK. İkisi de Aditya Chopra’nın filmi olaraktan benzer düşüncelere etrafında seyrediyor fakat hikâyesi ve kurgusu bakımından farklılık arz ediyor.
Fanaa, daha çok Hindistan ve Pakistan arasındaki sorunların ortasında kalan ve birçok zulüm ve baskıyı yaşamış evlatlar vermiş olan Keşmir meselesine değinerek terörizm olgusunu samimi bir aşk öyküsünün arka planında sahneye taşıyor. Kör bir kızın, bir turist rehberine aşık olmasıyla başlayan film ilk bölümde alışık olduğumuz Bollywood filmlerinin izlerini taşıyor. Ancak ikinci bölümde Kör kızın aşık olduğu gencin Müslüman bir terörist olarak Keşmir davası uğruna canını feda etmesine şahit oluyoruz. Ancak şimdi genç kızın iki tercihi var ya sevdiğini öldürecek ya da sevdiği ülkeyi alt üst edecek bir bombayı patlatacak. Tabi sonunu anlamayacağım size, ancak filmde dikkatimi çeken unsurlardan bir kaçını söylemek istiyorum. Filmin Hindistan’ın milli marşıyla başlaması, dans eden kızların Taj Mahal’ın muhteşem görselliği önünde yaptıkları Hindistan ile ilgili konuşmaları dikkate değerdi. Belki de yeni nesil yapımcılar, ya da yönetmenler yüz yıllarca sömürülen Hindistan’ın milli ve manevi değerlerini bire bir söylemlerle ortaya koyarak Batı’ya ‘bize ne yaptığınızı bilmiyor değiliz’ diyorlar. Hindistan’ın kendi içerisinde Müslümanlar yaşadığı problemlere rağmen, Müslüman profilini çok iyi çizemese de bu filmde olaylara tarafsız yaklaşmayı denemesi ve birlikte yaşamanın önemini vurgulaması da benim için önemli unsurlardan biriydi.
Diğer film New York ise, Hindistan’dan Amerika’ya üniversite eğitimi için gelen Ömer’in hikâyesini anlatıyor. Çekimleri, kurgusu, senaryosu bakımından Hollywood filmlerini aratmayan film, bir gece ansızın, taksicilik yapan Ömer’in taksisinde bulunan silahlar yüzünden FBI tarafından sorgulanması ile başlıyor. Tabi FBI klişe komplosu olan bu olayın amacı Ömer’i bir zamanlar üniversitede çok iyi dostu olan Samir’in yanına göndermek ve ajanlık yaptırmak. Çünkü Samir şu an FBI’ın aradığı en ‘azılı’ terörist. Ancak Ömer Samir’i hatırlayınca ondan çok Maya’dan bahsetmeye başlıyor. Ömer Maya’ya aşık Maya Samir’e. Bu aşk hikayesi kısa geri dönüşlerle geçiliyor ve ardından Ömer’in hem eski aşkı hem de dostum dediği Samir’e tekrar dönmesi gösteriliyor. Ömer dostuna ihanet etmeyi onu FBI’ya teslim etmeyi ihanet sayıyor çünkü Samir’in terörist olduğuna inanmıyor. Ancak bir akşam her şey tersine dönüyor ve Samir ona gerçeği anlatmak zorunda kalıyor. Üniversite yıllarında patlatılan (yıkılan ya da vurulan demiyorum. Resmen her katına bomba konulup patlatılan) İkiz Kuleler’den sonra Samir’in arkadaşlarıyla okul dergisi için Kuleler’in arka fonda olduğu resimleri FBI tarafından ele geçirilmiş. Ve Samir suçu olmadığı halde Gunatanamo’da 6 ay aklınızdan ve hayalinizden bile geçemeyecek işkencelere maruz kalmış. Ve sonra ‘kusura bakma bir yanlış anlaşılma oldu’ denilip salıverilmiş. İşte Samir bu noktadan sonra Samir’in kırılan gururunu ve onurunu tamir etmek uğruna verdiği mücadele sebebiyle nasıl terörist olduğu anlatılıyor. Ömer bu durumda onu suçlayamıyor. Ancak Samir’in birkaç gün sonra büyük bir bombalama eylemi yapacağını ve eylemin yerini öğrendiğinde verdiği mücadelede tamamen insani duygularla hareket ediyor. FBI adamı ona ‘biz Müslüman’ız ve bu ülkede çok acı yaşadık. Evet, ben bu ülke için çalışıyorum ancak kendi dindaşlarımın eylem yaparak daha büyük sorunlar yaşamasını önlemeye çalışıyorum’ diyor. Ömer her ne kadar da ikna olmasa da her şeye rağmen arkadaşını kurtarmak için mücadele verse de sonunda kocasını ikna etmek için savaş veren Maya’da, bombalama eylemini henüz gerçekleştirmemiş olan Samir’de nasibini alıyor. İkisi mezarda yerlerini alırken oğulları Ömer’e emanet kalıyor. Ancak Ömer hep aynı soruyu soruyor ‘şimdi ne değişti?’. Onlar ölünce ABD daha güvenli bir yer haline mi geldi. FBI adamı şu cevabı veriyor “ en azından şu an babası terörist, kendisi Müslüman ve Amerika’nın en iyi takımında oynayan bir çocuk var. Sence de bu bir umut değil mi, birlikte yaşamak adına’. Tabi bu film yoruma ve eleştiriye çok açık bir film. Yerden yere de vurabiliriz, övebiliriz de. Ama benim takdirimi kazanan mesele şu, Bollywood, Hollwood’a karşı bu konuda kafa tutuyor ve “benim de söyleyecek sözlerim var” diyerek filmlerini yapıyor. Ha şimdi bakalım biz ne yapıyoruz? Merakla Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minare adlı filmini bekliyorum desem hiç de abartmış olmam. Gerçekten bekliyorum. Çünkü Türkiye’de bu konuya değinen tek film (şimdilik) bu olacak sanırım. Tabi Kelebek adlı faciayı saymazsak… Aditya Chopra bildiğim kadarıyla Müslüman değil ve babası Yash Chopra ile birlikte yapıyor filmlerini. Müslüman olmadığı halde bu konulara hassasiyet gösterip bu duyarlılıkla hareket etmesi-iyi ya da kötü tartışmıyorum- izlenilebilir kalitede filmler yapması benim açımdan takdire şayan bir durum. Şimdi tabi My Name is Khan’ı da izlemek lazım bu tür duyarlılık arz eden filmler kategorisinde. Hint filmlerinin neden Türkiye’de gösterime girmemesini hala anlayamamış biri olarak umarım bir gün Bollywood’da bizim salonlarımızda boy gösterir demekten kendimi alamıyorum ve ummaya devam ediyorum… Umarım bir gün….
Sinemayla kalın…