Açıkça söylemek gerekirse bilim-kurgu filmleriyle aram pek iyi değildir. Ama son yıllarda kayda değer birkaç bilim-kurgu izledim diyebilirim. Fakat bir süredir fragmanlarına rastladığım “hmm, acaba nasıl bir film” dediğim ama bilim-kurgu olduğu için hafif mesafeli durduğum bir film vardı. Geçen pazar, Amerika’dan ziyaretime gelen sevgili Pakistanlı arkadaşım Muhammed Malik’le görüştüğümüzde, kahvaltı sonrası bir filme gitmeye karar verdik. İkimizin de aklında aynı film vardı; AVATAR. Muhammed Amerika’dayken methini duymuştu filmin, benim ise yönetmenin James Cameron olmasından ve etkileyici bir fragmana sahip olduğundan başka bir bilgim yoktu. Muhammed gidelim deyince, hadi gidelim dedim. Ve uzun bir kuyrukta yerimiz alıp, filmin gösterildiği salona 3D gözlüklerimize de alarak gittik.
Film başlayalı birkaç dakika olmamıştı ki “pöfff, yine high tec! Amerikan askerleri ve birliği, çok yaşa Amerika gibi şeyler mi duyup izleyeceğiz” diye söylendim kendi kendime. Ama dakikalar ilerledikçe karşımda bir Ortadoğu haritası (birebir değildi tabi ki) ve o haritanın üzerinde ahkâm kesen Bush ve adamlarını görünce dehşete düştüm. Bu dehşetin nedenini anlatmadan önce size biraz filmden bahsetmem gerekiyor.
Filmde, Amerikan birlikleri ve başındaki kana ve paraya susamış bir general, yerli ve tamamen kendine özgü bir yaşam ve fizik biçimine sahip olan halkın sahip olduğu toprakları ele geçirmek istemektedir. Adamların derdi topraklar değildir, toprakların altındaki zengin maden yataklarıdır. Bu madenler onları dünyanın en zengin en güçlü toplumu yapacaktır. Ama halkın arasına gönderilmesi için insan DNA’sı ve yerli halkın ve insanların DNA’sından oluşan ve yerlilere birebir benzeyen varlıkları üretip onların arasına salarlar. Bunlardan biri de belden aşağısı felç olan bir zamanlar ordu için askerlik yapmış ama sakat kalınca bir kenara atılmış, buraya da ölen abisinin DNA’sına sahip olduğu için “AVATAR”ı ile eşleşmeye gelen Jake’tir. Jake, yerli halktan biri olmak için onların arasına gönderilir. Ve oradaki ilahi varlık tarafından da cesareti yüzünden seçilerek aralarına katılır. Tabi yerli kabilenin kızı Nitery (tam olarak hatırlayamıyorum ismini) ona bu adaptasyon sürecinde yardım edecektir. Gelin görün ki işler tersine döner. Jake halkın ne kadar masum ve haklı olduğunu, kendi birliğinin ise ne kadar canavarca bir düşünceye sahip olduğunu anlayınca her şey tersine döner.
Amerikan birlikleri önce yerli halkın tüm kutsal saydığı varlıkları ve mekânları yok etmeye başlar. İçlerinden biri şöyle der. “Bunlara her yer her şey kutsal zaten. Ama önemli olan şu, onlarda bizim istediğimiz bir şey var ve ne pahasına olursa olsun bizim olacak!”
Bu sözler sizlere çok tanıdık geldi değil mi? Ortadoğu’nun kalbi olan Bağdat’ın tüm kutsal mekânları yerle bir edildi hatırlarsanız. Ve tarihin hafızası olan tüm kütüphaneler yok edildi. Aynı şeyler filmde de yapılıyor. Yerli halkın kutsal mekânları ve atalarından kalan sesler ve bilgileri depoladıkları ağaçlar bir bir yok ediliyor.
Gelelim generalimizin Bush’luğuna (daha farklı da yazılabiliyor tabi). Generalimiz, Jake ve birkaç askeri kendisine karşı geldiği için öldüremeye bile yeltenir. Ve halkı yok etmeyi askerlerine emrederken onların sahip olduğu kaynakları elde etmenin öneminden bahseder ve bir zamanlar Bush’un Irak savaşını başlatırken kullandığı şu kelimeleri kullanır. İngilizce şu emri verir “Shock and Awe. Bush, bu taktikle Bağdat'a kısa süre içerisinde 3000 adet, şehri dümdüz edecek olan smartbombların atacak ve şehir dümdüz olunca da askerleri akın akın içeri yollayacaktı. Böylelikle Irak halkı önce şok olacak sonra da korkudan ölecekti. Ki dediğini de yaptı. Aynı şekilde bizim general filmde o bombaları hazırlayıp yerlilerin en kıymetli ve kutsal bölgelerinin üzerine göndermek için birlikleriyle beraber yola çıkar. O sırada askerlerine de teröristlere karşı terörle karşılık vereceklerini söyler ve yerli halk için ilk kez “terörist” ifadesini kullanır. Tıpkı Bush’un ilk kez Iraklılar ve Müslümanlar için kullandığı “terörist” ifadesi gibi. Filmin bu kısmında yanımda oturan izleyici beyefendi aynen şu sözleri sarf etmekten geri durmadı; “Yuh ya! Sen gidip heriflere saldırıyorsun, kışkırtıyorsun sonra da onlara terörist diyorsun. Bu ne şimdi”. Filmin devamında ise yine ilk kez Bush’tan duyduğumuz bir emri sarf eder generalimiz ve şöyle der: Take the fight to the enemy!
İşte bu noktadan sonra içiniz acımaya başlar. Sadece okları ve garip yaratıkları ile yüksek teknolojiye sahip askerlere karşı savaşmaya kalkan halkı şimdi ne kurtaracaktı? Bu soruya cevap hemen geliverir filmin sonuna doğru. Birçok yerli ölürken, tam en kutsal mekân yıkılacakken yerli halkın inandıkları Tanrı, gökyüzünde devasa boyuttaki kuşlarını yeryüzünde ise tüm hayvanlarını düşmana karşı saldırıya geçirir. (Bu size bir şey hatırlattı mı? Bana çok şey hatırlattı doğrusu)
Ve Jake gibi, yerli halkın yanında olan bir bilim kadını olan Grace, kendi elemanları tarafından vurulup ölümün eşiğine gelince şunu der: “Onların inandıkları şey gerçekmiş” Önemli olanın toprağın altındaki değil üzerindeki olduğunu da çoktan kabul etmiştir bile. Yaşanan büyük savaş sırasında Jake’in yaptığı organizasyon ve kullandığı savaş tekniklerinin de başarıya ulaşması size tam “aha! İşte yine beyaz adam onlara öncülük etti. Yine Amerikalı bir kahraman oldu” derken James Cameron şok bir sonla sizi şaşırtmaktan geri kalmıyor. Bu arada bizim general Bush’a ne mi oluyor? Onu da izleyin ve kendi “katharsis”inize ulaşın diyorum.
Dostlar, filmin konusu hakkında anlatacak çok şey var. Ama şimdilik konusun burada bırakıyorum ki gidip izlerken keyfiniz kaçmasın. Hepinizin de bildiği gibi filmin hazırlanması 14 yıl sürmüş. Filmi izleyince hak veriyorsunuz bu 14 yıla, başka ne olabilirdi ki diyorsunuz. Görsel açıdan yakalanan mükemmellik, oyunculuk kalitesiyle de birleşince ortaya muhteşem bir yapıt çıkmış. Filmin 3 boyutlu olması, hem görsel şöleni tam biz ziyafete dönüştürmüş hem de acıyı, savaşı, korkuyu, şoku ta içinizde hissetmenizi sağlayacak bir yol açmış. Senaryo muhteşem bir akıcılığa sahip. Film hiç durmuyor, hiç mantık hatası barındırmıyor, sizi gülümsetiyor, ağlatıyor, içinizi acıtıyor, sinirlendiriyor, yuh dedirtiyor, oh dedirtiyor… Yani bir insanın sahip olduğu tüm duyguları seyir esnasında ortaya çıkarmayı başarabiliyor. Üstelik bilim-kurgu üzerinden oldukça gerçek ve trajik bir hikâye anlatılıyor. Asırlarca unutulmayacak, tarihin ve insanlığın affetmeyeceği bir hikâyeyi; Ortadoğu’yu anlatıyor. Bu kadar bilim-kurgu bir eser böyle hakikatle buluşunca size son zamanların en iyi bilim-kurgu filmini izlemek kalıyor.
Bana da film sonunda Malik'in anlattığı, 11 Eylül'de Amerika'da Müslümanların çektiği acıları bir daha düşünmek kalıyor.