Efendim malum ramazan geldi. Midelerimiz gündüzleri çalışmıyor. Şimdi mide çalışmayınca akıl da pek çalışmaz derler, iftira. Açken aklımın daha fazla çalıştığını ispatlayabilirim. Ama şöyle bir gerçek var ki, evet insan halsizleşiyor, tembelleşiyor. Fakat aç kaldıkça daha bir inceliyor, ruhu hassaslaşıyor. Büyüklerin orucun ruhu arındırıp saflaştırması dediği şey bu olsa gerek.
Eyvallah diyoruz.
Bizim memlekette, yani ülkenin doğusunda bir yerlerde… Ben çocukken ramazanda, lokantaların ve kahvehanelerin camlarında hep “ramazan dolayısıyla kapalıyız” yazısı yazardı. Ama o tür şeyler benim çocukluğumda sadece bir hatıra olarak kaldı. Şimdilerde ramazanın geldiğini anlamak çok da kolay değil. Fakat şöyle ironik bir durum var ki, her ramazan beni düşünmeye sevk eder. Ramazanda kafeler, lokantalar, dönerciler, şucular, bucular hep açık olur da televizyon kanalları neden olmaz. Şimdi yanlış anlamayın o açıdan demiyorum, kanallar elbette ki açık, ama dikkat ediyorsanız ramazanda sanki TV ekranlarında görünmez bir yazıyla “ramazan dolayısıyla kapalıyız” yazıyor. Ya da bana öyle geliyor.
Şimdi bunu iki şekilde ele alabiliriz. Yani hem “ramazan dolayısıyla tesettüre girdik dini yayınlar, dini reklâm yapıyoruz, hem de bazı yayınları ramazan sonrasına bırakarak daha “kapalı” bir yayıncılık yapıyoruz” diye seslenme biçimleri olarak düşünebiliriz. Aynı şey gazeteler için de geçerli, yılın 11 ayı sayfalarından erotik resimler eksik olmayan gazeteler, ramazanda Kuran-ı Kerim vermeye başlıyorlar. Bunu yıllardır yapıyorlar. Artık gelenek haline de geldi diyebiliriz. Her ne kadar yahu bu iki yüzlülük diyip öfkelenseniz de durum budur. Biz böyleyiz efendim, iktidara göre şekil alırız, para kimdeyse onun yanında oluruz, çoğunluk ne derse ona evet deriz, bazı kesimlere şirin görünmeye çalışırız falan. Hayır, nereden geldi bu çok maskelilik bize, bilemiyorum. Tarihte eşi benzeri görülmemiş durumlar yaşıyoruz. Acaba diyorum yakın tarihte, siz deyin 200, ben diyeyim 150 yıllık zaman süreci içerisinde aman Avrupalı gibi görünelim, aman onlara benzeyip “medeni” olalım, aman çağdaş olalım, aman AB ye girelim, aman birilerinin gözüne girelim, aman Sam Amca’yı dinleyelim gibi tavır ve tutumların topluma yansıması mıdır bu yaşadıklarımız. Allahu alem diyorum efendim.
Neyse benim iç yangınların bir köşede dursun. Hiç sinemadan bahsetmedim. Efendim biliyorsunuz ramazan dolayısıyla ağzımız kapalı pek de gösterimlere gidip başkalarının çay börek pasta yiyişlerine nefsim tahammül edemediği için film falan izlemiyorum bu ara. Ancak bir merak başladı bende.
Time Travel Movies diye arattım geçen gün Google’da. Karşıma en az yetmiş film çıktı. Merak ettim insanoğlu sinemada ne zaman merak sardı bu meselelere değinmeye diye. Tüm filmleri incelerken gözüme bir film takıldı sormayın gitsin. Siz sormayın ama ben söyleyeyim. If Only diye, İngiltere yapımı bir film. Bu denli hislerime dokunan, bu denli ince dokunmuş, bu denli su gibi akıp giden senaryoya sahip bir Avrupa filmi çok görmedim doğrusu. Mesele şu ki, sevdiğiniz kadına gereken önemi vermediniz, kalbini kırdınız ve sizi terk ettiği akşam gözlerinizin içine bakarak kal deyişinizi beklerken siz demediniz ve on dakika sonra kadın bir trafik kazasında öldü. Ne yapardınız? Ömrünüzü vicdan azabı içinde geçirirdiniz diye tahmin ediyorum. Ama bizim adamımız bunu yaşamasın diye kader bir şans daha veriyor ve ölümün ertesi gününde adamımız uyandığında sevdiği kadını yanında buluyor. Aynı günü az farklılıklarla yaşamaya başlıyor. Aklı almıyor, sinirleniyor, ne yapacağını bilmiyor ve tabi ki sevdiği kadını yeniden kazanmak için hayatını ortaya koyuyor. Daha fazla anlatmayayım efendim, ben derim ki gerisini siz izleyin. Ama iftardan sonra…
Haydi, kalın sağlıcakla…