Yazarlar
Yılmaz Güney Bile Para Etmiyor!
Şimdikiler Film mi?
Yücel Çakmaklı’yı Anarken…
Dikkat! Bu Film Pür Dikkat İzlenmeli!

Film Gibi
Zor Filmlerin Mimarı: Zeki Ökten
Anlattığı bizden insanların öyküleridir. Bu toplumsal güldürülerle ağırdan ağıra bir yol alsa da bir gün hedefi 12'den vuracaktır. İşte ‘Sürü’ hedefe atılan ilk yaman kurşundur.
Anket
Sinemacılarla yapılan açılım toplantısı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok yararlı olacak
Yararlı olabilir
Muhatap alınması olumluydu
Oy almaya yönelikti
Gereksizdi

Sine-Kitap
Belki Şehre Bir Film Gelir

Suat Köçer, ‘Belki Şehre Bir Film Gelir’ isimli yeni kitabıyla okurlarının karşısına çıktı. Köçer, son on yılın Türk filmlerine dair eleştirilere yer verdiği kitabında ilginç tespitlerde bulunuyor.
Ana Sayfa > > Betül Dündar
Sinemanın Yeni Müslüman Modeli
Betül Dündar
telestirmen@hotmail.com
 
 
Bu yazı 541 defa okunmuştur.

Şüphesiz ki 11 Eylül’den sonra dünyada birçok şey kökünden sarsıldı ve yerinden oynadı. Bazı büyük taşlar yer değiştirildi. Ve tamamlanması için yeni bir puzzle ortaya koyuldu. Bu puzzle dünyanın yeni yüzü ve yeni dengelerini belirleyecekti. Ve “büyük” güçler bunu her koldan destekleyerek yapacaklardı. Bir fikrin veya ideolojinin insanlara benimsetilmesinin en önemli aracı sanattı ve sanatın içerisindeki en önemli unsurlardan biri olan sinemaydı. Bu yüzden sinema 11 Eylül’den sonra dünyanın yeni yüzünü çizmede görevini “başarıyla” yerine getirecekti. 11 Eylül’de Amerikan halkının içerisinde neler yaşandığını, orada uzun yıllardır yaşayan bir arkadaşım bana anlattığında ve bunları yazılı olarak gönderdiğinde gerçekten çok şaşırmıştım. Terör olaylarının sorumlusu olarak gösterilen el Kaide ve onun nezdinde neredeyse tüm Müslümanların sorumlu olarak gösterilmesi kaçınılmazdı ki Amerika halkı o dönemde Müslümanlara göz açtırmadı. Kendi ülkesinde yaşayan her Müslümanı taciz etmekten geri durmadı. Bu yüzdendir ki sevgili arkadaşım 11 Eylül sabahında üniversiteye giderken önü kesildi ve evine geri gönderildi. 1 hafta boyunca evden çıkmaması söylendi. O dönemde Amerikan halkı Müslüman komşuları ya da iş arkadaşlarıyla psikolojik bir savaş içerisine girdiler. Medyanın olayların tek sorumlusu olarak yeni ve kendi tanımıyla İslami Terör’ü göstermesi, daha öncesinde bir arada yaşayan Amerikan halkı ile Müslümanların arasında büyük duvarlar örmeye başladı. Sonrasında yapılan belgeseller ve karşı çıkışlarla, öne sürülen iddialı belgelerle 11 Eylül olaylarının Amerikan derin devletinin dünya üzerindeki büyük planlarından bir olduğu ortaya çıktı. Fakat yeterince uyuşturulmuş olan Amerikan halkı bu gerçeği bilmedi, bilenler ise inanmak istemedi. Bir devlet nasıl kendi halkının başını yiyebilirdi?

Yakın zamanda Amerikalı arkadaşım Owen’la bunun tartışmasını yapmıştım. O da bu işi El-Kaide’nin ve Usame’nin yaptığına inanlardandı. Ancak ortaya çıkan belgeler, 11 Eylül 2001’den 4-5 yıl önce(hatta belki yüz yıl önce) bu işin en ince ayrıntılara kadar planlandığını ve olay günü tüm savunma uçaklarının başka yere yönlendirildiğini, kaybolduğu iddia edilen yolcu uçaklarının güvenli bir bölgeye indirildiğini ve yolcuların kimliklerinin değiştirildiklerini, Pentagon’a düşen uçak denilen şeyin orduya ait bir jet uçağı olduğunu, ikiz kulelere çarpanların ise penceresiz ve mavi amblemli orduya ait uçaklar olduğunu, ikiz kulelerin her katına ve en çok da milyarlarca dolarlık altın külçelerin bulunduğu, en alt kata bombaların yerleştirildiğini ve bomba uzmanı köpeklerin uzaklaştırıldığını, binalar yıkıldıktan sonra altınların götürüldüğü ve akıbetinin bilinmediği, binaların yıkılmasından sonra milyarlarca dolar sigorta bedelinin ödendiği ve bundan üst düzey birkaç kişinin oldukça kazançlı çıktığını ve daha fazlasını gözler önüne seriyordu. Fakat bunların ortaya çıkmaması için azami çaba sarf edenler yapılan filmlerle de kendilerini haklı göstermenin yollarını arıyorlardı. O filmlerinin ismini şimdi tek tek saymayacağım, herkes çok iyi biliyor sanıyorum. Velhasıl Müslüman eşittir terörist olarak gösteriliyordu.

Uzun bir süre sonra, dünyada oluşan bu anti-İslam düşüncesi yerini pişmanlığa bırakmaya başlamıştı. Çünkü grup grup insanlar İslam’ı tanımaya başlamıştı. Merak eden herkes İslam hakkında bulduğu her şeyi okuyor ve terörle İslam’ın asla aynı cümlede kullanılmayacak öğeler olduğunu anlamaya başlıyordu. Ve birçok Müslüman bu olaylardan sonra kendisini toparlıyor dini yeniden okuyor, yeniden yorumluyor ve onu anlatmaya çabalıyordu. Ve 11 Eylül’ü planlayanlar, Ortadoğu’da çamura saplanınca yaptıkları işi nasıl temizleyeceklerini düşünmeye başladılar. Irak, Afganistan başta olmak üzere, gelişen tüm olaylar ve savaşlar sonrası anti- Amerikancılık yükselişe geçmişti. Bununla beraber Büyük Orta Doğu projesi yön değiştiriyordu, ve yıllardır kötülenen Müslümanların artık sevimli gösterilmenin zamanı gelmişti. Nedenleri elbette ki birçoğumuz biliyoruz. Bkz. bugün ki Kuzey Irak ve Kürtler meselesine. Batı’nın onları bizim topraklarımıza katma çabalarına. Ve İsrail’in yanı sıra yıllar önce Kissenger’in de yaptığı tarihi gafa bakınız “biz Osmanlı’yı yıkmakla çok büyük bir yanlış yaptık”. Şimdi her şey yön değiştirmeye başlamıştı. Bunun için yine en öneli araç olan sinemaya ihtiyaç vardı.

Traitor ve Secret Defense adlı iki film yapılan sinema çalışmalarına iki yeni örnek. İki film de bir yandan Müslümanları aklıyor, diğer yandan “cihat” uğruna batıya savaş açan ve masum insanların ölümüne neden olan radikal örgütlerin iç yüzünü ve onların kimlerle nasıl bağlantıda olduklarını gösteriyor. En önemlisi önemli bir ayrımı ortaya koyuyor. Müslüman kimdir? Ve samimi olan Müslümanlar ile terör örgütlerine katılanlar arasındaki fark nedir? Filmler bunlara cevap vermekle kalmıyor FBI, CIA, MSI gibi örgütlerin de “insanlığı korumak” adına ne kadar masum insanın canına kıydığını gösteriyor. Ve bunu şu cümleyle özetliyor “Dünyayı daha güvenli bir yer haline getirmek için öldürmek zorundayız.” İki filmde de bu benzer söylem yer alıyor ve Irak ile Afganistan’da olanlara kılıf aranıyor. İlginçtir ki Traitor bir Hollywood filmi, Secret Defense ise bir Fransız filmi ve ikisi e aynı elden çıkmış gibi duran iki önemli film olarak izleyiciye sunuluyor.

Traitor’de, Samir’adlı kahramanımız daha çocukken Müslüman bir bilgin olan babasının bombalı saldırıda ölmesine şahit oluyor. Ve yıllar sonra karşımıza bomba yapan bir uzman olarak çıkıyor. Onun terör örgütüne katılması zor olmuyor fakat sürekli Allah’a olan derinden inancını ve terör örgütlerinin başındaki dini “lider”lerin söylemleri ile yaşamlarındaki çelişkilere dikkat çekiyor. İslam’da alkol haram deniyor ama bu liderler içiyor. Zina haram deniyor ama bu liderler yapıyor. Kumar haram ama bu liderler oynuyor. Peki bu liderler hangi hakla İslam toplumlarının lideri olabiliyorlar? Meselenin bu kısmına Samir’in macerasında cevap bulabiliyorsunuz. Ve Samir’in izleyici şaşırtan planına şahit oluyorsunuz.

CIA, FBI’dan gizli olarak Samir’le görüşüyor ve onu örgütteki elemanı olarak kullanıyor. Samir, bunu sadece daha fazla masum insan ölmesin diye yapıyor. Fakat bir eyleminde 8 kişinin ölmesi onu kahrediyor ve bunu CIA ajanıyla paylaşıyor. Ajanın verdiği cevap çok basit “bu bir savaş ve elbette masum insanlar ölecek”, Samir artık ikili oynamaktan vazgeçip kendi mücadelesini vererek, samimi bir Müslüman olarak binlerce insanı ölümden kurtarıyor. Onun sürekli peşinde olan FBI, bu başarıya tanık olunca onunla birlikte çalışmak istiyorlar. Samir’in cevabı ise şu oluyor. “Allah der ki, bir insanı öldüren tüm insanlığı katletmiş gibidir. Ve ben 8 kişinin ölümüne neden oldum. Hayatımı bunu acısıyla geçireceğim”. FBI görevlisi ise ona bir hayat kurtarmanın tüm insanlığın hayatını kurtarmakla aynı şey olduğunu, geçmiş dosyalarını temizlediğini ve özgür biri olarak onlara çalışmasını istediğini yineliyor. Samir ise çok manidar bir cevapla karşılık veriyor Amerika’ya “ sizin özgürlük anlayışınız, bilgisayarın delete tuşuna basıp geçmişi temizlemek mi?”. Ve Samir hayatının geri kalan kısmını gözyaşları içerisinde affedilmesini bekleyerek ve yine samimi bir Müslüman olarak geçirmek için yola çıkıyor. FBI görevlisi ise onu yolcularken elini uzatıyor, “essalamu aleyküm” diyor Arapça, Samir elini uzatıyor “ve aleykumselam” diyor. Ama bir nasihatte bulunuyor “konuşmaya başlamadan önce de bunu söylemeniz gerekiyor”. Yani Amerika’nın yıllarca kendi diliyle, kendi yöntemleriyle ezdiği, sömürdü sonra da vahşet örgütlerinin ortaya çıkmasına neden olduğu İslam dünyasına karşı tek yapması gereken, öteki olarak adlandırdığı bu milletlerle barışık olarak onların diliyle onlara uzlaşmaya varmak olmaydı diye samimi bir mesaj veriyor film.

Benzer bir film olan “Secret Defens”ta da bu unsurları görebiliyoruz. Bununla birlikte, gizli servislerin nasıl adam harcadıklarını ve bu servislere hangi yollarla insan kattıklarını gösteriyor. Aynı zamanda Taliban gibi örgütlerin de nasıl ve hangi yollardan adam “kazandıklarını” çok çarpıcı bir şekilde dile getiriyor. Secret Defense’ta terör örgütleri kadar gizli servisler de kıyasıya eleştiriliyor. Ve tüm bu büyük savaşların altında ezilen, yok olan küçük insanların hayatlarını ortaya koyuyor. Her şeyin vatan için yapıldığı ironik bir biçimde anlatılıyor. Gizli servisin üst yetkilisi, hayatını yok ettiği ajan kızın karşısında şunu söylüyor “Ben bir vatan severim, eğer annemi ezmem gerekiyorsa bunu bile yaparım. Her şey vatan için”.

Yok olan sadece Daene’nin hayatı değil, hapiste Pierre’den, Aziz’e dönüştürülen ve bir canlı bomba haline getirilen gencin de hayatı sönüveriyor. Yani aslında terör örgütleri, gizli servisler, vatanı koruduklarını söyleyenler ve diğerleri bir ejderin sadece birkaç başından biri. Başlar ayrı ama yedikleri şeyler aynı mideye gidiyor.  Fakat bir de gizli serviste çalışan Ahmet gibi Arap kökenli ve Fransa için çalışanların durumu var. Bu film de oradaki kanayan yaraya da parmak basılıyor. Ahmed de aslında Samir gibi samimi bir Müslüman. Ve amirleri onun namaz kılmasından oldukça rahatsız. Ve sırf bu yüzden, ajanlardan biri görevden sonra bomba ile öldürülünce olay yerinde o da olduğu için suçlu bulunuyor ve terör örgütünün ajanı olarak muamele görüyor, türlü işkencelerden geçiriliyor. İşkenceci, Ahmed’in temiz olduğunu, birim amiri Alex’e söylüyor. Ancak başından beri onun namaz kılmasına takık olan Alex, işkenceye devam et diyor acımasızca. Ve günler sonra Arapça bir çeviri için tutulduğu hücreden çıkarılan Ahmed’in  dağılmış yüzü iş arkadaşlarının gözlerini yaşartıyor. Sonunda örgütün elebaşı adam ile Ahmet sorguda karşı karşıya geliyor. Ahmet onu sorgularken İslam’ın temelde bu tür olayların karşısında olduğunu, insan hakkının ve canının İslam’da ne kadar önemli olduğunu ve terör örgütleri yüzünden İslam’a leke bulaştırıldığını imliyor. 

İki filmde de onlara göre yeni, bize göre olması gereken bir Müslüman modeli çıkıyor karşımıza. Doğru yolda ilerleyen, Modernizme açık ve ibadetlerini de yerine getirip insan hakları için çalışan Müslüman’lar, Batı sinemasının yeni Müslüman modelini oluşturuyor. Ve onlar bu filmde karşımıza birer kahraman olarak çıkıyorlar. Yani aslında İslam dünyasının yapması gerektiğini, yine Batı, kendi araçları ile yapıyor. Peki Türk Sineması’nda durum ne diye bakarsak, olumlu şeyler söyleyemeyeceğim. 80’li yıllardan beri dindar kesimin hep kötülendiği ve aşağılandığını göz önünde bulundurursak bugün de durum değişmiyor. Peki, Türkiye ve Türk Sineması İslam ile ne zaman barışacak? Umarım yeni bir 11 Eylül yaşanması gerekmiyordur bunun için. Belki de çelikten ön yargıların yıkılması gerekiyor. Nasıl ki ben tarafı olmadığım halde, Marks , Darwin, Hegel, Ferud okuyorum, İncil ile Tevrat’ı araştırıyorum ve ön yargısız olarak bu düşüncelerden ve dinlerden insanlarla güzel arkadaşlıklar kuruyorum, sanırım aynısı diğerlerinin de yapması gerekiyor. Yani herkesin farklı olan ile bir arada yaşama tahammülünü ya da hoşgörüsünü kazanması gerekiyor. Bunun için ümit var mıyım? Buna şimdilik cevap veremiyorum. Çünkü UIP firmasının bile basın gösterimlerine kasıtlı olarak çağırmadığı muhafazakar ya da İslami medya mensuplarının(bu ötekilerin onları tanımlamasıdır benim değil) konuşmalarına bakarsak daha çok yolun başındayız demektir. Yani bu kadar küçük ve önemsiz gibi görünen bir durumda bile bu yaşanıyorsa, birileri başörtülü olduğu için basın gösterimlerine çağrılmıyorsa ve iki başörtülü kendi yayın gruplarından yararlanarak tutkunları olduğu sinemayı izlemek için ve eleştirilerini yazmak için tüm ezici bakışların arasında o gösterimlere gidiyorsa ve hala kamusal alanda başörtü gibi bir dayatma sorunla uğraşıyorsak dostlar pek ümidim yok benim. Rahmetli Michael Jackson dilediği kadar “Black or White” desin, biz hala siyahlarla beyazları birbirinden ayırarak renkleri karışmasın diye ayrı makinelerde yıkamaya devam ediyoruz. Hatta siyahları hiç yıkamıyoruz. Çünkü kir göstermiyorlar.

Sinemayla kalın…



  Yorumlar
Bu yazıya şu ana kadar hiç yorum yapılmamış.
Tüm Hakları Saklıdır. Portal Yazılımı A.Fatih UYLAŞ