Yazarlar
Yılmaz Güney Bile Para Etmiyor!
Şimdikiler Film mi?
Yücel Çakmaklı’yı Anarken…
Dikkat! Bu Film Pür Dikkat İzlenmeli!

Film Gibi
Zor Filmlerin Mimarı: Zeki Ökten
Anlattığı bizden insanların öyküleridir. Bu toplumsal güldürülerle ağırdan ağıra bir yol alsa da bir gün hedefi 12'den vuracaktır. İşte ‘Sürü’ hedefe atılan ilk yaman kurşundur.
Anket
Sinemacılarla yapılan açılım toplantısı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok yararlı olacak
Yararlı olabilir
Muhatap alınması olumluydu
Oy almaya yönelikti
Gereksizdi

Sine-Kitap
Belki Şehre Bir Film Gelir

Suat Köçer, ‘Belki Şehre Bir Film Gelir’ isimli yeni kitabıyla okurlarının karşısına çıktı. Köçer, son on yılın Türk filmlerine dair eleştirilere yer verdiği kitabında ilginç tespitlerde bulunuyor.
Ana Sayfa > > Betül Dündar
Yengeme Aşık Oldum Kızmayın!
Betül Dündar
telestirmen@hotmail.com
 
 
Bu yazı 740 defa okunmuştur.

Şimdi nereden çıktı bu yenge meselesi diyeceksiniz. Elbette ki Suat Köçer’in kanattığı yaradan. Aleykum Selam adlı yazısında çok önemli noktalara değinmiş sevgili Köçer.

Duyduğuma göre bazıları fazla tepki göstermiş. “Aman efendim siz de her koyunun altında buzağı aramayın” (koyun değildi ama daha kibarcası olsun istedim)diye feryat etmişler. 

Efendim öncelikle şunu söyleyeyim, o çok özendiğimiz yüz yıllardır takip ettiğimiz ve onlar gibi olmaya çalıştığımız batılı zevatlar bugünkü sistemlerini ve hayat şartlarını, “koyunun altında buzağı arama” ya borçlular. Modernizim çıkış sürecini ve gelişimini okuyanlar bilir ki modernizmin temeli eleştiridir. Yanlış görüdüğünüz veya altında bir şeylerin olduğunu sezinlediğiniz yada size dayatılmaya çalışan sistemin altında ezildiğiniz ve kültürel yozlama içerisinde erimeye başladığınız anda “bir dakika kardeşim ne oluyor?” dediğiniz anda başlar eleştiri. Bu çok bireysel olanıdır. Asıl bu konuda görev aydınlara düşmektedir. Tıpkı  Ortaçağı canavarını eleştiri oklarıyla deviren Avrupa aydınlarında olduğu gibi… Ya da her devirde bozulmuşluğu, yozlaşmışlığı ortadan kaldırmak ve yeni bir yaşam tarzı getirmek için ömürlerini feda eden, bilgeler, alimler, peygamberler, filozoflar gibi… Ya da Reşat Nuri, Halit Ziya Uşaklıgil, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Aziz Nesin (bazı kesimler sevmez ama çok haklı eleştirileri vardır) daha şu an ismini sayamadığım birçok, dönemine damgasını vurmuş aydınlar gibi…

Şimdiki aydınların isimlerini zikretmeyeceğim, zira artık günümüzde “aydın” tırnak içinde kalmış ve fildişi kulesinden halka bakan, iktidarda olan partiye göre yönünü belirleyen kişiler olarak dar bir çerçevede kaldı. Bu yüzdendir ki görev belki de bizim gibi gönüllü köşe yazarlarına kalıyor. Efendim bahis neydi nereye geldin demeyin az sonra ne demek istediğimi anlatacağım. Ama evvela şu yenge meselesini biraz açalım. Dün kitap çevirimden başımı kaldırıp biraz kanallara bakayım dedim. Gözüme Tek Türkiye dizisi takıldı ve içerdiği konular itibariyle hep ilgimi çektiği için kanalı değiştiremedim. Fakat gelin görün ki aynı zaman dilimi içerisinde yayınlanan “yılın dizisi” unvanını körler sağırlar birbirini ağırlar düsturu içerisinde alan Aşk-ı Memnu, olanca “cüretkarlığı” ile boy gösteriyordu. Ben Tek Türkiye’yi izleyip, “Tanrım neler dönüyor ülkemde, ülkem için neler yapabilirim” sorularının vicdanımda yarattığı sancılarla uğraşadurayım, dizi biter bitmez başka kanala geçen abim Aşk-ı Memnu’nun son dakikalarını izlemeye başladı. Yönetmenin çekimlerini beğeniyormuş. Hikayede bir şey yokmuş. Elbette ki dizinin hikayesinde bir şey yoktu. Senaristlerin, canım Aşk-ı Memnu romanını nasıl katlettiklerini, aynı beceriklilikle dönemine ağır eleştiriler getiren Yaprak Dökümü adlı romanın nasıl rezil rüsva bir paçavraya çevirdiklerini hepimiz biliyoruz. Bu dizilerin yayınlandığı kanalın ve grubun milli kültürü katletmek gibi bir misyon üstlendiğine de kalpten inananlardanım.  Hal böyle olunca, yani işler bu seviyeye gelip, yobazlar,  şeriatçılar bizi mahvedecek diyerek çığırtkanlık yapıp asıl kendileri milletin manevi değerlerinin içine incir ağacı dikerek büyük “başarılar” kazananlar, elbette ki “Aleyküm Selam” kelimesini ortadan kaldırıp, yeğeni yengeye aşık edip, amcasının alın bölgesinde şişlikler hatta bazı çıkıntılar olmasına neden olacak ve aile denen temel yapı taşının kökünü kazıyacaklardır. Ve bunları hiç hissettirmeden, beynimize anestezi vererek yapacaklardır. Ki yapıyorlar da… Sonra da “yengeme aşık oldum kızmayın” diyeceklerdir.

Üniversitede Eleştiri Kuramları hocam, sevgili Yavuz Pekman şöyle demişti: Bir toplumda kötülük olduğu zaman korkmayın, kötülük meşrulaştığı zaman korkun. Bu laf yıllarca belleğimden silinmedi. Şimdi normalde bir yeğenin, yahut bir uzak akrabanın amcam dediği ve ekmeğini yediği adamın karısıyla ilişki içerisine girmesi kötü bir şeydir. Ama bunu imkansız aşk diye adlandırıp, bin bir duygusal müziklerle fonunu süsleyip, dış görünüş olarak çok güzel ve çok yakışıklı iki insanı bir araya getirip, e ne yapalım canım aşk bu diyerek gayet masum bir seviyeye indirgeyip bize yedirenler, işte bu insanlar, kötülüğü meşrulaştırınca “efendim aşık olun siz de yengenizi baştan çıkarın” söylemini aklımızın bir köşesine kazıyınca olan olur.  Suat Köçer’in korktuğu her şey de başına gelir.  Sonra da bu meşrulaşan kötülük halk tarafından ödüle boğulur. “Ah ne güzel ettiniz, ailemizin …e ettiniz, tebrik ederiz” deyip bol bol da reyting verilir.

Dünden beri, son sahnelerini izledikten sonra, yani ki gayet estetik bir şekilde zina mefhumunun işlendiği ekrana baktığımdan beri, düşünüyorum.  Nerede yanlış yapıyorum? Ben bir birey olarak bu olanlara tepkimi koymakta nasıl bir yanlışlık yapıyorum ki, böyle bir kültür ve manevi değerler erozyonu herkesi önüne katıp savuruyor? Üzülüyorum, hakikaten kalbim sızlıyor. Ve bir yazı kaleme almaktan başka bir şey yapamıyorum. RTÜK zaten üzerine düşeni yapmaktan başka her şeyi görev edinmiş bir kurumken, tv kanalları zaten üstlendikleri misyonu başarıyla yerine getirirken daha kime ne hacet demeyin, size çok iş düşüyor sevgili okuyucu. Lütfen bireysel olarak tavrınızı koyup evinizde kanalı değiştirerek protestonuzu yapın.  Ve sevgili amcalar, lütfen bu tür yayınları izleyip, acaba benim de eşim… ? deyip paranayolara kapılmayın. Ve sevgili yeğenler, siz bakmayın bu kanalların söylediğine “aşk” denen kutsal duyguyu size uygun limanlarda bulacağınıza inanın. Ne yapayım… korkuyorum, ya yengeler ve yeğenler haberlerini sık sık çarşaf çarşaf gazetelerde görmeye başlarsak, ya hepten çivimiz tutunduğu ya da güçlükle tutunmaya çalıştığı yerden kopar da çıkarsa diye korkuyorum. Ve her gün doğruluğun ipine daha sıkı sarılıyorum…

Bugünlük yazıma, daha doğrusu içimden gelen haykırışlara burada bir nokta koyuyorum. Ama üç nokta… Çünkü her şey, olmaya ve biz izlemeye devam ediyoruz. Verdiğimiz tepkilerle bir kötülüğü ortadan kaldırdığımız günleri de görebilmek ümidiyle…

Sevgiyle kalın…



  Yorumlar
Yazan : neski          04.07.2009 - 15:03

burada diyanet işleri başkanının bir eleştirisi aklıma geldi:"Dizilerde ihanet, aldatma özendiriliyor" diye...
yazı için teşekkürler...
Suad Köçer'in kanattığı yarayı daha çok kanatmak gerek sanırım, yoksa kangren yolda...
Tüm Hakları Saklıdır. Portal Yazılımı A.Fatih UYLAŞ