Biri Rus, diğeri Türk, iki kişi… Yüreklerinde bir sevda yangını… Zaman kötü… Savaş ayırıcı… Ve farklılıklar bölücü… Bir aşk kalmıştı her ayrımı ortadan kaldıran onu da hırsızlar çaldı… Geride ne yanan bir yürek, ne güzel bir öz, ne de doğru bir söz kaldı…
Dostlar, bilmem nedendir bu filmi izledikten sonra içimden gelen ilk cümleler bu oldu. Filmi izlerken hem güldüm, hem hüzünlendim hem de gözümden birkaç damla yaş kendini bırakıverdi… “Deli deli olma” aslında Kars’ın meşhur laflarından biriydi. Çok kullanılıyor olacak ki, senarist filmine bu adı vermişti. Çok da iyi etmişti… Çok naif, bir o kadar sıcak ve sevimli bir hikaye var karşınızda… “Deli Deli Olma”
70’li yaşlara gelmiş Pabuç neneyle, aynı yaşlarda Yekekişi’nin hikâyesi aslında… İkisi de gençken birbirlerini çok sevmişler. Ama gelin görün ki farklı dinden iki genç ve birinin ailesinin yaşadığı yerde azınlık olması işleri zorlaştırmıştı. Yekekişi (Mişka)’nin iki seçeneği vardı. Ya sevdiği kıza gidecekti, ya da ailesini düşünecekti. O zor da olsa annesinin yalvarmalarına dayanamamış ailesini seçmişti… Pabuç da sevdasını kalbine gömmüş öfkesini dışa vurmuştu. Bir türlü affedememişti Mişka’yı. Pabuç başkasına yar olmuş, artık torun sahibi olmuş bir neneydi şimdi… Deli dolu, herkesin korktuğu köye nam salmış bir eski zaman insanı… Bakkaldı ve Mişka’nın ona borcu vardı. Mişka’nın Pabuç’a para olarak vereceği bir şey yoktu, eski bir piyanosundan başka… Pabuç’un torunu Elma ise müziğe kabiliyetli bir çocuktu… Mişka borcuna karşılık piyanosunu verince hikâye başladı… Ve hüzünlü bir sona giderken, neşeli yollardan geçti.
Bu kadar sıcak ve minimal bir hikâyeyi perdeye aktarmak elbette ki zor işti. Ama şunu söyleyebilirim ki, biz Slumdog Millionaire’mizi kıl payıyla kaçırdık. Şaşırmayın şaşırmayın. Çok ciddiyim. Eğer yeterince iyi işlenebilseydi ve belki biraz daha özenli çekilebilseydi, bu film bizim Slumdog Millionaire’miz olacaktı. İki küçük çocuğun bu kadar sevimli ve doğal olarak perdede var olmaları, bir tarihin mührünü tuşlarında barındıran bir piyanonun kaderi, aşkın yarasını nakışında saklayan bir mendilin hikâyesi, Kars’ın sıcak insan resimleriyle birleşince ortaya inanılmaz güzel bir eser çıkacakmış ki çıkamadan kalmıştı oracıkta. Ve bizleri bir sürü “keşke”ye sevk etmişti…
Keşke sahneler arası geçişler daha estetik ve daha soft olsaydı, keşke sahne içi duygular daha iyi sağılsaydı ve daha akışkan olsaydı, keşke geçmişte yaşananların da birer hikâye gibi akıtılması mümkün olsaydı ve geleceği yazan geçmişteki o büyük aşkın öyküsü sadece arada bir girip çıkan flashbacklerden ibaret olmasaydı, keşke Esma’nın o naif, o utangaç aşkı da görünebilseydi, eminim çok daha iyi bir film çıkacaktı karşımıza. Çünkü çok nadirdir bu kadar samimi bir hikâyeyi bulmak ve karakterleri bu kadar sıcak çizebilmek… Ve müzikleri bu kadar iyi kullanabilmek… Her filme nasip olmaz… Ama dostlar elde bu kadar zengin bir malzeme varken ortaya biraz yoksun bir film çıkması kader miydi bilemiyorum… Buna rağmen yine de içimize işlemeyi başarabildi. Her ne kadar sevgili arkadaşım Fazıl Kanyılmaz, filmin çok trajik olduğunu iddia etse de, ben hem romantik hem de komedi olduğunu iddia ediyor ve bu güzel bahar günlerinde bir hafta sonu sevdiğinizin elini tutup bu filme gitmenizi tavsiye ediyorum. Ve sinemadan çıktıktan sonra da o eli hiç bırakmamanızı diliyorum. Çünkü hayat gerçekten çok kısa…
İyi seyirler…