Buzlar ülkesi İsveç, Bergman dünyaya geldiğinde nasıl bir sinema dâhisine ev sahipliği yaptığını bilseydi ne yapardı, karnaval mı? Sanırım kar erirdi. Konu Bergman olunca, insan mevzuya nasıl bir giriş yapacağını bilemiyor, bir süre zırvaladıktan sonra kendine gelebiliyor ancak...
Ona derviş demek doğru olur. Ve bu derviş uzun ve yorucu bir yolculuğa çıkmak istedi, ülkesi İsveç’in soğuk havası, karlı dağlarından feyz alarak sağlam bir çıkın hazırladı kendine ve o sağlam çıkını onu yolun sonuna kadar sapasağlam götürdü. Uzun yolculuğu boyunca durduğu her durakta, elini her torbasına attığında bizi büyüleyen bir şeyler çıkardı. Şapkadan tavşan çıkaran ahmak bir sihirbaz değildi o... Güçlü, samimi ve zordu. Herkesin gördüğü yanlışı, doğruyu, çelişkiyi vs o da görüyordu elbet ama tek bir farkla o söylüyordu. O "Kral çıplak" deme cesaretini gösteriyordu. Bu yüzden Bergman’dı. Bu yüzden buzlar ülkesinin prensiydi. Hazmedilmesi zordu Bergman, her bünye kolay kolay eritemez onu... Buna istinaden filmlerini izlemek de bir o kadar zordu. Ama o imgelerle dansını görebildiğiniz an verdiği keyif dayanılmazdır.
Menzili geniş bir sinema diliyle sizi serseme çevirir Bergman. Bu örnekten hep nefret etmişimdir ama durumun belirleyici olması ve somut bir örnek teşkil etmesi adına; bir İsveçli olarak 3 Oscar, 2 altın küre sahibidir. Ödüllerin ve belirleyici olma durumlarından hep kuşku duymuşumdur ama kibirli Amerikan film akademisi bile kayıtsız kalamıyorsa, insan bu durumu belirtmeden de geçemiyor.
Bu durumu başarmış herhangi bir yönetmen var mı? Hatta Amerikalı bir yönetmen bile yok sanırım... Bir iki filmini örnekleyelim;
PERSONA; Yunan oyuncularının sahnede taktığı maske... İngmar Bergman’ı Persona adlı filminde ki tanımı; Benliğimizin kamusal maskesi... Persona, en sevdiğim Bergan filmidir. En iyisi olduğunu iddia etmiyorum. (en iyisi de olabilir) Sanırım Bergman'ın meselesini en iyi anlatan filmidir. Bir taraftan nedensiz suskunluk ve kibir, diğer taraftan sürekli konuşma ve alçakgönüllülük, zıtlık, kaos, bellek değişimi ve çelişkiler öyle doyurucu anlatılmış ki... Liv Ullman'ın (Elizabeth) sürekli susması, Bibi Anderson’un (hemşire Alma) canını yakmasına engel değil. Ya da Anderson’un sürekli konuşması Ullman’ın canını pek yakmıyor hatta tedavi bile ediyor onu. Yani burada "dil yarası" teorisi bozguna uğruyor. Bellek değişimi, zihinsel bulanıklı ve nihayet patlama. Ne Ullman sustuğu için kızıyorsunuz, ne de anderson hep konuştuğu için. Çoğu kez ikisini de haklı buluyorsunuz. Neden maskeleriniz var diyemiyorsunuz. Hep denge peşinde koşan insanoğlu bu filmdeki kusursuz dengeden rahatsızlık duyuyor...
Ustanın diğer başyapıtı The Seventh Seal/Yedinci Mühür. Hangi karesi, hangi diyalogu anlatılır ki. Savaştan yenik çıkmış şövalyenin ölüm meleği ile satranç oynama metaforu mu yoksa ceza ve ölüm meleklerinin can yakan geçişi mi... Finaldeki ölüm dansı başyapıt mührünü konduruyor filme.
Criea And Whisperess/Çığlıklar ve Fısıltılar, dayanılmaz bir oyunculuk... İki gündür ölmüş bir kadın ve iki günün sonunda gözlerinden yaşlar akıyor, bu durumu evin hizmetçisi fark edince kadının hizmetçiye "Anna, biliyorsun öldüm ben" repliği sizi çarpıyor... Funny ve Aleksandr, yaban çilekleri, bir evlilikten manzaralar vs... Dayanılmaz bir deha ve çıtayı hep yukarı çeken bir tutkunun meyveleri.
Bergman artık aramızda değil. Bu büyük ustanın filmlerini izleyerek o nu yad etmek boynumuzun borcu. Finali "ben hiç Bergman filmi izlemedim" diyen arkadaşlarıma verdiğim cevapla bitirmek isterim;
AYIP!